Uğur Kaya
Tanrı bir avuç balçık alıp yoğurdu ve fırına sürdü. Bir müddet bekledikten sonra yaptığının doğru olduğunu gördü ve elindekini bir yumru haline getirip, ben acizi dünyaya fırlattı. Netekim bizler dünyaya fırlatılmış canlı nesnelerdik. Medeniyet gelip bizi bulduğunda ise okuyan-yazan tek canlı olduğumuzun farkına vardık. Bendeniz, soğuk bir Ankara kışının sabahında dünyaya gelmiş bir canlı idim. Ama, kimse benim, Tanrı'nın yarattığı bir kahraman olduğumu bilmedi. Annemden süt içtim, babam gülücükler dağıttı, gururlandı, uyandı. Bir amaçtım ve saadet görmüş insanların arasında huzurlu idim. Şimdi o huzuru mütemadiyen devam ettiren, günlük, rutin hayatının içerisinde hayıflanmadan, şikayet etmeden yaşayan, gören, anlayan, yiyen, içen, algılayan, sorular soran sıradan biriyim. Rindmeşreb bir çevrenin içerisinde büyüdüğümden büyük bir emelim, hırsım olmadı. Bilmek istedim ve bildim sadece. Huzurun bilgide olduğuna inandım, İhsan Hoca gibi. Sahi bilir misiniz? Bana huzuru nerde aramam gerektiğini söyleyen adamı? Huzurun bilgide olduğuna inanan bir adamın sözlerini okuduğumda etkilenmiş ve mütemadiyen o adamın satırlarının ardına düşmüştüm. Zihnimdeki labirette yedi mekan keşfettim ve bilginin olduğu bölümde durdum. Büyücek bir yazı karşıladı beni: "Çünkü dünyada ki en büyük ibadet, bu dünyanın şahidi olmaktı" yaşadığımız bu dünya hayatı içerisinde ki hiçbir değişime inanmayan ben, kapı girişindeki yazının muhteviyatının labirentlerine girmiştim adeta. matruşka bebek misali kat kat, katmanlarla dolu, oysa küçüleceğine sürekli büyümekte anlam ve muhteviyat. İşte bu yüzden bir son verdim kendime ve algıya açtım kapılarımı. elimde her odanın bir anahtarı, -bir oda taşır oysa insan- ama bekçisi başka yerde. geçebildiğim tek yer orası, özgür olabildiğim, söz söyleyebildiğim...