XL HAYAT

Senin Ruhun Kaç Beden?

Ne zaman, nasıl öğrettiler bilmiyoruz. Ama öğrettiler. Zayıf olan güzeldi, zengin olan makbuldü, hile yapsa bile öne geçen akıllıydı, daima genç olmalıydın, yaşlanmak korkunç bir şeydi... Öğretilmişti bir kere, gençken mal mülk edinmezsen, yaşlanınca sürünmeye mahkumdun. Daha güzel evlerde oturmak, daha lüks otomobillere binmek olmalıydı tek hedefin... Bunun için evlenir evlenmez o lay lay lom hayatını rafa kaldıracaktın. Anahtar sayısını artırmak için bankalara borçlanıp, daha çok çalışacaktın. Mal varlığı listen kabarırken niye hala böyle huzursuzdun peki? Modern aile diye diye anneni ve babanı bile yanında barındırtmıyorlardı da, o büyük evlere niye bir türlü sığamıyordu ruhun? Artık hiçbir yere kıpırdayamaz bir şekilde borçlandıkça, gençlik hayalin olan küçük bir kıyı kasabasında iddiasız ama huzurlu bir hayat da sana nanik yaparak uzaklaşıyordu değil mi?

Daha zayıf, daha güzel olmak için diyetisyen peşinde koşarken ve birbirinin zıttı reçeteleri uygulamaya çalışırken sana her seferinde mağlubiyet duygusu yaşatan bu tatsız tutsuz şey hayat mıydı peki? Bizim bildiğimiz lahananın en fazla sarması yapılırken, ne zamandır sıkılıp suyu içiliyordu?

Kadın dergilerinde önümüze serilen 90 – 60 – 90 ölçülerindeki her biri tanrıça gibi görünen mankenlerin fotoğraflarını kesip estetik cerrahların kapısında beklerken, ıskaladığımız bir şeyler mi vardı ne? Hayat acaba, et kokan bu estetik merkezlerinin penceresinden bize dil çıkaran günün ışığında saklı olabilir miydi?

Evlendikten sonra hemen çocuk sahibi olmalıydık. Eğer olamıyorsak her yolu denemeli, gerekirse bu yolda bütün servetimizi harcamalı, sağlığımızdan olsak da bedenimizi her türlü tıbbi deneye tabii tutmalıydık. Hiçbirimizin aklına gelmiyordu yuvasız bir çocuğu evlat edinmek. Ya gerçeği öğrenir ve günün birinde gidiverirse ne olurdu sonumuz. Bütün emeğimiz uçup giderdi... Çünkü öğretilmişti bir kere, her yaptığın iyiliğin bir karşılığı olmalıydı. Karşılıksız ise sevgi bile olmazdı... Bana evlat sevgisini yaşattı ya, ne olacak istiyorsa gidebilir diyebildiğimiz gün, çocuğumuzun sevgisini gerçekten kazanacağımızı bilemedik bir türlü. Bize ait olduğunu sandığımız her şeye, onu yok etme pahasına pranga vurmayı öğretmişlerdi çünkü.

Kim, ne zaman koymuştu bu kuraları? Ya da